|
New Page 2
EĞRİCE
Suna hiç
görmedi eğricesini.
Neresine
neden “Eğrice” dendiğini de bilmedi.
***
Sessizce
hayatımıza sokulan “Eğreti Öğretiler” farkında olmadan bizimle dolaşıp durdu
kuyruğumuzun ucunda. Herkes devenin doğru yerini ararken, “Eğrice”’ nin
simetrik ve masum eğrisini hiç fark edemedi. Tüm masum eğretiler gibi.
Buz
dolaplarının kapağına mıknatıslanmış solgun yemek menüleri kadar eğretiydi
onlar. Hiçbir yemek kendi gününde pişmedi ama kendi listesinde hep kayıtlı
durdu.
Telefon
ahizeleri üzerindeki dantel işlemeli örtülerin daha büyükleri sehpalara kuruldu.
Birinci sınıf porselen tabaklara ölçülü dizilmiş meyve dilimleri kadar sıkıcıydı
onlar da. Pirzolayı çatal bıçakla yeme mecburiyeti kadar dayatmaydı hepsi.
Kabuklu elmayı ısırmak kadar özgür değillerdi üstelik. Ekmek banmak gibi rahat
olamadılar.
Eldivenle
tokalaşma nezaketsizliği(!) belki tokalaşmanın kendisinde gizliydi. Ne eldivenle
tokalaşan ne de tokalaştığı elin gözüne bakmayan kişi, anahtarları avuçladığı
eliyle tokalaşan adam kadar kaba değillerdi.
Bir
dostun doğum günü yaklaştığında ıkınan zoraki kutlama duyguları, sevgililer
gününü kazasız belasız atlatan “Sevginin” içine düştüğü rehavet kadar rahat
olamadılar.
|